11 Ağustos 2026 Salı
İhsan Taş: 'Ekrandaki şiddet gerçek hayata taşınıyor'
NEREYE GİDİYORUZ?
Sahte İş İlanları Siber Güvenlik Riski Haline Geldi: Milyonlarca CV Kimin Elinde? İş ararken kimliğinizi kaybetmeyin!..
Fareli Köyün Kavalcısı: Ezgiden Yürüyüşe, Yürüyüşten Sessizliğe
Adli Bilişim ve Siber Güvenlik Uzmanı Hamza Aytaç Doğanay, dijital platformlarda yayımlanan sahte, yanıltıcı veya gerçek amacı gizlenmiş iş ilanlarının artık yalnızca bir dolandırıcılık yöntemi olarak görülmemesi gerektiğini belirterek, bu ilanların kişisel verilerin toplanması, bireylerin dijital profillerinin çıkarılması, kimlik bilgilerinin kötüye kullanılması ve hedefli siber saldırılar için veri elde edilmesi amacıyla kullanılabildiğine dikkat çekti. Doğanay, “Yapay zekâ ile güçlenen yeni nesil siber tehditlerde saldırganın hedefi artık yalnızca sistemler değil; insanın kimliği, verisi ve dijital güvenidir.” dedi.
İş başvurusu yapanların verileri risk altında
İnternet üzerinden gerçekleştirilen işe alım süreçlerinin her geçen gün arttığını belirten Doğanay, milyonlarca kişinin iş bulabilmek için özgeçmişlerini farklı platformlar ve şirketlerle paylaştığını, ancak bu verilerin kimler tarafından hangi amaçla toplandığı ve ne kadar süre saklandığı konusunda önemli belirsizlikler bulunduğunu söyledi.
Son zamanlarda kamuoyunda geniş yankı uyandıran ve yüzlerce iş başvurusu yapmasına rağmen geri dönüş alamayan aday örneklerinin, meselenin yalnızca istihdam piyasası açısından değerlendirilmemesi gerektiğini gösterdiğini belirten Doğanay, “Burada asıl tartışılması gereken, kaç başvuru yapıldığı değil; milyonlarca vatandaşın özgeçmiş, iletişim, eğitim, mesleki geçmiş ve diğer kişisel verilerinin kimlerin elinde toplandığı, ne kadar süreyle saklandığı ve hangi amaçlarla kullanıldığıdır.” dedi.
“CV artık dijital kimliğin bir parçası”
Bir özgeçmişin yalnızca eğitim ve iş deneyiminden ibaret olmadığını vurgulayan Doğanay, şu değerlendirmede bulundu:
“Bugün bir CV; telefon numarası ve e-posta adresinin ötesinde kişinin eğitim geçmişini, çalıştığı kurumları, görevlerini, uzmanlık alanlarını, referanslarını ve kariyer yolculuğuna ilişkin çok sayıda kişisel veriyi bir arada barındırıyor. Bu nedenle CV artık yalnızca bir özgeçmiş değil, kişinin dijital kimliğinin ve profesyonel yaşamının ayrıntılı bir veri haritasıdır.”
Bu verilerin siber suç ekosistemi açısından yüksek değer taşıdığına dikkati çeken Doğanay, kontrolsüz biçimde toplanan kişisel bilgilerin başka veri sızıntıları ve açık kaynaklardan elde edilen bilgilerle birleştirilerek çok daha kapsamlı dijital profillere dönüştürülebileceğini belirtti. Bu profillerin; kişiye özel sosyal mühendislik ve hedefli oltalama saldırılarından hesap ele geçirme girişimlerine, SIM-swap ve kimliğe bürünme yöntemlerinden deepfake destekli dolandırıcılığa, sahte finansal işlemlerden sentetik kimlik oluşturmaya kadar uzanan geniş bir suç yelpazesinde kullanılabileceğini ifade etti.
Doğanay, özellikle çalışanların görev, yetkinlik ve kurum bilgilerinin saldırganlara yalnızca bireyi değil, çalıştığı kuruluşu da hedefleme imkânı sağlayabileceğine işaret ederek, “Bir CV’nin yanlış ellere geçmesi yalnızca kişisel veri ihlali anlamına gelmeyebilir. Saldırgan açısından bu belge, kişinin kim olduğunu, nerede çalıştığını, ne bildiğini, kimlerle bağlantılı olduğunu ve hangi senaryolarla ikna edilebileceğini gösteren bir istihbarat kaynağına dönüşebilir.” değerlendirmesinde bulundu.
“Her iş ilanı gerçekten işe alım amacı taşımıyor olabilir”
İnternette yayımlanan her iş ilanının gerçek bir personel ihtiyacını yansıtmayabileceğini belirten Doğanay, bazı ilanların uzun süre yayında kaldığını, sürekli güncellendiğini ancak herhangi bir işe alımla sonuçlanmadığının görülebildiğini söyledi.
Doğanay, “Burada herhangi bir kurum veya platformu suçlamak doğru olmaz. Ancak gerçekten işe alım yapılmayan ilanlar üzerinden büyük ölçekli kişisel veri toplanıp toplanmadığı mutlaka incelenmeli. Milyonlarca insanın kişisel verisinin hangi amaçlarla işlendiği konusunda daha fazla şeffaflığa ihtiyaç var.” ifadelerini kullandı.
Sahte iş ilanları dijital manipülasyon aracı hâline gelebilir
Doğanay, gerçek bir işe alım amacı taşımayan ilanların yalnızca kişisel veri güvenliği açısından değil, dijital ekosistemin güvenilirliği açısından da risk oluşturabileceğini belirtti.
Bazı şirketlerin veya kötü niyetli yapıların, gerçekte personel ihtiyacı bulunmamasına rağmen sürekli iş ilanı yayımlayarak web sitelerine trafik çekmeyi, sosyal medya hesaplarının etkileşimini artırmayı veya sürekli büyüyen bir organizasyon algısı oluşturmayı hedefleyebileceğine dikkat çeken Doğanay, bu tür uygulamaların aynı zamanda adayların kişisel verilerinin gereksiz yere toplanmasına neden olabileceğini ifade etti.
Doğanay, şu değerlendirmede bulundu:
“Dijital platformlarda yayımlanan her iş ilanının gerçekten istihdam amacı taşıdığı varsayımıyla hareket edilmemelidir. Eğer herhangi bir işe alım yapılmadığı hâlde sürekli yeni ilanlar yayımlanıyorsa, bunun amacı ve toplanan kişisel verilerin nasıl işlendiği şeffaf biçimde ortaya konulmalıdır. Bu durum yalnızca insan kaynakları uygulaması olarak değil, kişisel verilerin korunması ve siber güvenlik perspektifiyle de incelenmelidir. Kaldı ki Kişisel Verileri Koruma Kanunu da kişisel verilerin işlendikleri amaçla bağlantılı, sınırlı ve ölçülü olması ilkesi kapsamında veri minimizasyonu uygulanması gerektiğini belirtir. Gereksiz fazla veri siber risk iştahını artırır.”
Gerçek dışı işe alım ilanlarının kurum içinde de olumsuz etkiler oluşturabileceğini belirten Doğanay, sürekli yeni personel arandığı algısının çalışanlar üzerinde iş güvencesine ilişkin kaygıları artırabileceğini, bunun da kurum kültürü ve çalışan psikolojisi açısından değerlendirilmesi gereken ayrı bir konu olduğunu söyledi.
Doğanay, yapay zekâ çağında büyük ölçekli CV havuzlarının siber saldırganlar açısından önemli bir hedef hâline geldiğini belirterek, “Milyonlarca özgeçmişten oluşan veri havuzları, kötü niyetli kişilerin eline geçtiğinde sosyal mühendislik saldırıları, hedefli oltalama kampanyaları ve kimlik dolandırıcılığı için kullanılabilecek stratejik veri kaynaklarına dönüşebilir. Bu nedenle işe alım süreçleri artık sadece insan kaynaklarının değil, siber güvenlik uzmanlarının da ilgi alanına girmektedir.” ifadelerini kullandı.
Siber Güvenlik Uzmanından İşe alım süreçleri için yeni standart çağrısı
İşe alım süreçlerinde kişisel verilerin korunmasına yönelik yeni standartlar geliştirilmesi gerektiğini belirten Doğanay, şu önerilerde bulundu:
– Gerçek bir açık pozisyon bulunmadan iş ilanı yayınlanmamalı
– Gerçek ve güncel bir açık pozisyona dayanmayan ilanlarda bu durum adaylara açıkça belirtilmeli.
– Özgeçmiş havuzu oluşturmak amacıyla kişisel veriler toplanmamalı
– Adaylardan toplanan kişisel verilerin hangi amaçla işlendiği açık şekilde belirtilmeli.
– İşe alım süreci tamamlandıktan sonra ihtiyaç duyulmayan özgeçmişler mevzuata uygun biçimde silinmeli.
– İş ilanı platformları ve işverenlerin kişisel veri işleme süreçleri düzenli olarak denetlenmeli.
– Adaylar, kişisel verilerinin ne kadar süre saklanacağı konusunda açık ve anlaşılır şekilde bilgilendirilmeli.
Bunlara ek olarak; aktif olarak iş aramayan vatandaşlarımızın kariyer platformlarındaki hesaplarını gözden geçirmelerini, ihtiyaç duymuyorlarsa özgeçmişlerini yayından kaldırmalarını veya hesaplarını silmelerini öneriyoruz. Çünkü internette uzun süre erişilebilir halde bırakılan kişisel veriler, zaman içinde farklı risklere maruz kalabiliyor. Dijital dünyada kullanılmayan veriyi çevrimiçi ortamda tutmamak en temel siber güvenlik prensiplerinden biridir.
“Yapay zekâ çağı ile güçlenen yeni nesil siber tehditlerde saldırganın hedefi artık yalnızca sistemler değil; insanın kimliği, verisi ve dijital güvenidir.”
Yapay zekâ teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte kişisel verilerin değerinin her zamankinden daha fazla arttığını vurgulayan Doğanay, sözlerini şöyle tamamladı:
“Eskiden siber güvenlik denildiğinde akla sunucular, ağlar ve bilgisayar sistemleri gelirdi. Bugün ise en değerli hedef insanın kendisi ve ona ait veriler. Yapay zekâ çağında siber güvenlik artık yalnızca sistemleri değil, insan verisini korumaktır. İş arayan milyonlarca vatandaşın özgeçmişi de korunması gereken stratejik dijital varlıklar arasında yer alıyor. Kişisel verilerin güvenliği artık sadece bireysel bir hak değil, dijital ekonominin ve ulusal siber güvenliğin de temel unsurlarından biridir. Ayrıca bu sorun yalnızca işverenlerin veya kariyer platformlarının inisiyatifine bırakılamaz. Kamu otoriteleri tarafından da etkin düzenleyici ve denetleyici mekanizmaların geliştirilmesi gerekiyor. Türkiye’de iş ilanları üzerinden gerçekleştirilen kişisel veri toplama faaliyetleri daha etkin denetlenmeli; gerçek bir açık pozisyona dayanmayan ilanlar için şeffaflık yükümlülüğü getirilmeli ve aday havuzu oluşturmak amacıyla yapılan veri toplama faaliyetleri açık kurallara bağlanmalıdır. İşverenlerin ve kariyer platformlarının topladıkları özgeçmişleri hangi amaçla ve ne kadar süreyle sakladıkları denetlenmeli; kapanmış veya gerçekte mevcut olmayan pozisyonlara ilişkin ilanların belirli süreler içerisinde yayından kaldırılması sağlanmalıdır. Ayrıca yanıltıcı iş ilanlarının bildirilebileceği etkin bir mekanizma oluşturulmalı ve tekrarlayan ihlaller için idari yaptırımlar değerlendirilmelidir. Milyonlarca vatandaşın kişisel verisinin işlendiği böylesine büyük bir dijital ekosistemde denetim artık yalnızca ilanların içeriğini değil, ilanların arkasındaki veri toplama, kullanma, paylaşma ve saklama süreçlerinin tamamını kapsamalıdır. “
Yerli ve Milli Parti Genel Merkez Teşkilat Başkan Yardımcısı İsmail Hakkı Çevik, gelir dağılımındaki adaletsizliğin Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri olduğunu belirterek sosyal destek mekanizmalarının güçlendirilmesi gerektiğini söyledi.
GELİRİ YÜKSEK OLAN DAHA FAZLA SORUMLULUK ÜSTLENMELİ
Ekonomik yükün toplumun tüm kesimleri tarafından adil şekilde paylaşılması gerektiğini ifade eden Çevik, gelir seviyesi yüksek olan kesimlerin daha fazla katkı sunmasının sosyal dayanışmayı güçlendireceğini savundu.
Çevik, “Maddi durumu iyi olan, gelir seviyesi yüksek vatandaşlarımızın toplumsal dayanışmaya daha fazla katkı sunması gerektiğine inanıyoruz. Vergi politikaları sosyal adalet anlayışı çerçevesinde yeniden değerlendirilmelidir.” dedi.
EV İÇİ EMEK GÖRMEZDEN GELİNMEMELİ
Aile içerisinde çocukların bakımı ve evin yönetimi için fedakârlık yapan eşlerin de ekonomik açıdan desteklenmesi gerektiğini belirten Çevik, ev içi emeğin sosyal politikalar içerisinde daha görünür hâle getirilmesini istedi.
Çevik, “Çocukları için kendisini ailesine adayan, evin yükünü omuzlayan eşlerin emeği görmezden gelinmemelidir. Sosyal destek programları bu kesimleri de kapsamalıdır.” ifadelerini kullandı.
Ekonomik imkânları sınırlı ailelere kira desteği ve çeşitli sosyal yardımlar sağlanmasının aile yapısını güçlendireceğini ifade eden Çevik, sosyal devlet anlayışının vatandaşların günlük yaşamında karşılık bulması gerektiğini vurguladı.
EKONOMİK SORUNLAR SİYASAL GERİLİMLERİ DE ETKİLİYOR
Türkiye’nin yalnızca ekonomik değil, siyasi ve sosyal açıdan da zorlu bir süreçten geçtiğini belirten Çevik, son dönemde yaşanan gelişmelerin yeni tartışmaları beraberinde getirdiğini söyledi.
Çevik, “Türkiye’de yaşanan gelişmeler, ülkemizin bulunduğu coğrafyanın ne kadar hassas olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Özellikle Orta Doğu’da din ve mezhep eksenli çatışmalar bölgesel dengeleri doğrudan etkiliyor.” dedi.
TÜRKİYE MİLLÎ MESELELERDE KARARLI DURMALI
Bölgesel gelişmelerin ardından Türkiye’nin uluslararası alanda daha fazla baskıyla karşı karşıya kaldığını savunan Çevik, özellikle Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti konusunda çeşitli çevrelerin baskı girişimlerinin gündeme geldiğini söyledi.
Çevik, “Türkiye’nin millî meselelerinde kararlı ve güçlü bir duruş sergilemesi gerekiyor. Dış politika konularında millî birlik ve beraberliğimizi korumalıyız. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Türkiye açısından vazgeçilmez bir stratejik öneme sahiptir. Ülkemiz, ulusal çıkarlarını ve Kıbrıs Türk halkının haklarını koruyan politikalarını kararlılıkla sürdürmelidir.” ifadelerini kullandı.
Buket Müftüoğlu: Sevr’in yıl dönümünde Gazi Meclis’te Lozan’a meydan okunuyor!
CHP Onur Kurulu Üyesi Buket Müftüoğlu, 10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr Antlaşması’nın yıl dönümünde TBMM gündemindeki “Terörsüz Türkiye” süreci ve çerçeve yasa tartışmalarına ilişkin çarpıcı bir açıklama yayımladı.
CHP Onur Kurulu Üyesi Buket Müftüoğlu, Sevr Antlaşması’nın imzalanmasının 106’ncı yıl dönümü dolayısıyla yaptığı açıklamada, Türkiye Büyük Millet Meclisi gündemindeki “Terörsüz Türkiye” başlıklı süreç ve çerçeve yasa tartışmalarını değerlendirdi.
Sevr Antlaşması’nı “Türk milletinin parçalanmasını öngören bir dayatma belgesi” olarak nitelendiren Müftüoğlu, Lozan Barış Antlaşması’nın ise Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş iradesinin uluslararası hukukta tescili olduğunu ifade etti.
Yazar Buket Müftüoğlu, şöyle konuştu:
“10 Ağustos 1920’de Osmanlı Devleti’ne imzalatılan Sevr Antlaşması, Türk siyasi tarihinde egemenliğin tasfiyesini hedefleyen en ağır metinlerden biridir. Sevr, Osmanlı’nın çöküş döneminde Türk milletinin parçalanma planıdır. Buna karşı verilen Kurtuluş Savaşı’nın zaferi sonucunda imzalanan Lozan Barış Antlaşması ise Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş iradesinin bütün dünyaya tescilidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı, Sevr’in reddi ve Lozan’ın kabulü üzerine kuruludur.”
‘EMPERYALİZMİN AŞMAKTA EN ÇOK ZORLANDIĞI DİRENÇ…’
Türkiye’de egemenlik tartışmalarının bu tarihsel çerçeveden ayrı düşünülemeyeceğini belirten Müftüoğlu, CHP’nin Altı Ok ilkeleri ile cumhuriyetin kuruluş felsefesi arasındaki bağa dikkat çekti.
Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık ve Laiklik ilkelerinin 1927’de, Devletçilik ve İnkılapçılık ilkelerinin ise 1931’de CHP programına girdiğini hatırlatan Müftüoğlu, 1935 CHP Programı’nda altı ilkenin “Kemalizm” olarak tanımlandığını, 1937’de ise Altı Ok’un Anayasa’ya girdiğini belirtti.
Müftüoğlu, şu ifadeleri kullandı:
“Kemalizm, Mustafa Kemal Atatürk hayattayken yalnızca CHP’nin parti ideolojisi olarak kalmamış, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş kodlarını da oluşturmuştur. Emperyalizmin Türkiye’de aşmakta en fazla zorlandığı direnç de tam olarak budur: Kuvayı Milliye ve Müdafaa-i Hukuk ruhundan doğan, Sevr’i reddeden, Lozan’la bağımsızlığını tescil eden ve bunu ulus devlet çatısı altında kurumsallaştıran Kemalist Cumhuriyet.”
‘TÜRK MİLLETİ TANIMI BÜTÜN ETNİK KÖKENLERİ KAPSAR’
Açıklamasında vatandaşlık ve millet kavramlarına da değinen Müftüoğlu, “Türk milleti” kavramının farklı etnik kökenlerden yurttaşları ortak vatan çatısı altında kapsadığını söyledi.
Müftüoğlu, “Türk milleti kavramı, Kurtuluş Savaşı’nı omuz omuza kazanmış bütün etnik kökenleri içinde barındırır. Kürt, Laz, Çerkez, Gürcü, Arap ya da Kafkas kökenli bütün vatandaşlarımız ortak bir vatan iradesinin parçasıdır” dedi.
Terör örgütü ile Kürt kökenli vatandaşların özdeşleştirilmesine de karşı çıkan Müftüoğlu, şunları kaydetti:
“Abdullah Öcalan, Türk milletini oluşturan Kürt kökenli vatandaşların temsilcisi değildir. PKK ile Kürt vatandaşlarımızı aynı unsurların parçasıymış gibi göstermek ahlak dışıdır. Terörün hedef aldığı insanlar arasında hiçbir etnik ayrım olmamıştır.”
‘SORUN EŞİT YURTTAŞLIK DEĞİL, HUKUKUN UYGULANMASIDIR’
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ndaki vatandaşlık tanımının açık olduğunu belirten Müftüoğlu, “eşit yurttaşlık” kavramına ilişkin de değerlendirmelerde bulundu.
Müftüoğlu, “Sorun Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kanun önünde eşitsizliği değil, hukukun ve adaletin yanlış uygulanmasıdır. ‘Eşit yurttaşlık’ tanımının kullanılması, sanki Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ndaki vatandaşlık tanımında bir eksiklik varmış gibi bir siyasi algı yaratmaktadır” görüşünü dile getirdi.
‘CHP’DEKİ 2010 KIRILMASINI BURADAN OKUYORUM’
Açıklamasında CHP’nin son 16 yıldaki ideolojik dönüşümüne ilişkin görüşlerini de paylaşan Müftüoğlu, 2010 yılını parti açısından önemli bir kırılma olarak değerlendirdi.
Müftüoğlu, şöyle devam etti:
“2010’dan bu yana Cumhuriyet Halk Partisi’nin ideolojik olarak etkisizleştirilmesi, Altı Ok’un içinin boşaltılması ve Kemalizm’in partinin karar mekanizmalarındaki belirleyiciliğinin ortadan kaldırılması basit bir parti içi çekişme olarak değerlendirilemez. Ben 2010 kırılmasını tam da buradan okuyorum.”
Kemal Kılıçdaroğlu döneminde CHP’nin kurucu ilkelerinden sistematik biçimde uzaklaştığını savunan Müftüoğlu, bu sürece itiraz eden Cumhuriyetçi kadroların etkisizleştirildiğini ileri sürdü.
Müftüoğlu, “Altı Ok giderek sembolik bir parti amblemine dönüştürüldü. O dönemde bu politikalara karşı çıkan isimler ‘AK trol’ olmakla suçlanıyordu. Bugün ise aynı dönemde şekillenen bazı kadroların Kılıçdaroğlu’na karşı pozisyon alması, o siyasal zihniyetin tasfiye edildiği anlamına gelmez” ifadelerini kullandı.
‘CHP, İLKELERİNDEN KOPARILMIŞ BİR ZİHNİYETE TERK EDİLMEMELİ’
CHP içindeki mevcut tartışmalara da değinen Müftüoğlu, kişilere yönelik siyasi pozisyonlar üzerinden Atatürkçülük veya vatanseverlik ölçümü yapılamayacağını belirtti.
“CHP’den istifa etmek hiç kimseyi tek başına Atatürkçü yapmadığı gibi, parti içerisinde kalıp bu zihniyetle mücadele etmeyi tercih edenleri de hain yapmaz” diyen Müftüoğlu, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Oyun çok daha büyük. AKP ve Tayyip Erdoğan nefreti üzerinden bölünüp parçalanan Cumhuriyet Halk Partisi, partiyi ilkelerinden ve omurgasından koparmış bir zihniyete tamamen terk edilerek meydan boş bırakılmamalıdır.”
‘ÇERÇEVE YASA DEVLETİN KURUCU İLKELERİYLE DOĞRUDAN TEMAS EDİYOR’
Müftüoğlu, TBMM gündemindeki “Terörsüz Türkiye” süreci kapsamında görüşülen çerçeve yasayı da eleştirerek, düzenlemenin yalnızca terörle mücadele başlığı altında değerlendirilmemesi gerektiğini savundu. Müftüoğlu, “Bu tarihsel çerçeve ve sorumluluk bilinci dikkate alınmadan, bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi gündeminde yer alan ‘Terörsüz Türkiye’ başlığıyla yürütülen çerçeve yasa tartışmalarını anlamak mümkün değildir” dedi.
Söz konusu düzenlemenin Sevr Antlaşması’nın yıl dönümünde gündeme gelmesine dikkat çeken Müftüoğlu, şu ifadeleri kullandı:
“Bugün ‘Terörsüz Türkiye’ başlığı altında Gazi Meclis’e getirilen çerçeve yasa, Sevr’in yıl dönümüne denk gelen siyasal zamanlamasıyla birlikte değerlendirildiğinde Lozan’a açık bir başkaldırı niteliği taşımaktadır. Çünkü bu tartışma yalnızca terörle mücadele hukukunu değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik tanımını, vatandaşlık anlayışını ve üniter devlet yapısını doğrudan etkileyen bir yeniden kurma girişimi olarak karşımıza çıkmaktadır.”
‘TARİHSEL SÜRECE POPÜLİST ALGILARLA BAKILMAMALI’
Türkiye’nin ve CHP’nin içinden geçtiği sürecin daha geniş bir tarihsel perspektifle değerlendirilmesi gerektiğini belirten Müftüoğlu, iç ve dış müdahaleler konusunda da değerlendirmelerde bulundu.
Müftüoğlu, “Cumhuriyet Halk Partisi üzerinde oynanan oyunlara, partinin içinden ve dışından yapılan müdahalelere ve ülkemizin içinden geçtiği bu tarihî sürece popülist algılarla değil; dürüst, objektif ve vatansever bir bakışla yaklaşılması gerekir” dedi.
Türkiye’nin Cumhuriyet tarihi boyunca çeşitli dış müdahaleler ve siyasi operasyonlarla karşı karşıya kaldığını savunan Müftüoğlu, Lozan üzerinden yürütülen tarihsel mücadelenin halen devam ettiğini ileri sürdü.
MÜFTÜOĞLU: HAKİMİYET MİLLETİNDİR!
Açıklamasının sonunda TBMM’de yapılacak düzenlemelerde milletvekillerinin tarihsel sorumluluk taşıdığını belirten Müftüoğlu, sözlerini şöyle tamamladı:
“10 Ağustos 2026’da TBMM gündemine gelen bu düzenleme, barışçıl ve teknik bir hukuki metin olmanın ötesinde, devletin kurucu ilkeleriyle doğrudan temas eden siyasal bir kırılmadır. Bu yasayı türlü bahanelerle Meclis’ten geçiren siyasi partileri ve bu yasaya imza veren milletvekillerini Türk milleti asla unutmayacaktır. Unutmayın ki hakimiyet milletindir.”
Müftüoğlu, açıklamasını, “Biz daha son sözümüzü söylemedik” ifadeleriyle tamamladı.
S.A.I.T. Studio, mimarlık ve iç mimarlık alanlarında geliştirdiği üç farklı projesiyle uluslararası tasarım dünyasının önde gelen organizasyonlarından A’ Design Award & Competition 2026’dan üç ödülle döndü. Ödüller, İtalya’nın Como kentindeki tarihi Teatro Sociale’de düzenlenen gala gecesinde sahiplerine takdim edildi. Tasarım ve mühendisliği bütüncül bir üretim modeli içinde buluşturan ekibin projelerinden CU 29, İç Mekân ve Sergileme Tasarımı kategorisinde Gümüş (Silver) A’ Design Award kazanırken; Palm 1890 ve Villa Fortuna ise Mimarlık, Yapı ve Strüktür Tasarımı kategorisinde Bronz (Bronze) A’ Design Award’ın sahibi oldu.
Üç proje, üç farklı tasarım hikâyesi
Ödüllü çalışmaların farklı ölçek, coğrafya ve kullanım senaryolarına sahip olması, S.A.I.T. Studio’nun her projenin kimliğini kendi bağlamı üzerinden kurgulama yaklaşımını yansıtıyor.
CU 29: İstanbul’da özel bir yönetici için tasarlanan 120 metrekarelik çalışma ve yaşam alanı. Koyu renk paleti, gerçek bakır detaylar ve projeye özel tasarlanan unsurlarla kişiselleştirilmiş bir mekân deneyimi sunuyor.
Palm 1890: Alaçatı’da yaklaşık 10 bin metrekarelik eğimli bir arazide kademeli yerleşimle kurgulanan; denizle kurduğu ilişki, mahremiyet ve peyzajı odağına alan konaklama projesi.
Villa Fortuna: Kaş’ta mevcut bir yapının güçlendirilerek yeniden ele alındığı; yerel taş kullanımı ve topoğrafyayla kurduğu ilişkiyle konut ve Akdeniz peyzajı arasında güçlü bir bağ oluşturan dönüşüm projesi.
Bir yönetici ofisinden Ege kıyısındaki büyük ölçekli bir konaklama projesine ve Akdeniz’deki özel bir konuta uzanan bu çeşitlilik, ekibin tek bir tasarım dilini tekrarlamak yerine her yapının kimliğini coğrafyası, kullanıcısı ve ihtiyaçları üzerinden oluşturma yaklaşımını ortaya koyuyor.
Yaratıcı vizyon ve teknik uzmanlık bir arada
S.A.I.T. Studio’nun yaratıcı sürecini ve mekânsal kimlik kurgusunu, stüdyonun kurucusu ve Baş Tasarımcısı Yüksek İç Mimar Sait Güray Yalçın yönetiyor. Mimarlık ve inşaat mühendisliği temelli teknik altyapısıyla diğer kurucu Yüksek Mimar Kemal Çetin ise projelerin mimari ve mühendislik koordinasyonunu yürütüyor. Bu tamamlayıcı yapı, yaratıcı kararların teknik ve uygulama gerçekliğiyle eş zamanlı geliştirilmesini sağlıyor.
Baş Tasarımcı Sait Güray Yalçın, stüdyonun yaklaşımını şöyle özetliyor; “Her projenin kendi hikâyesi olduğuna inanıyoruz. Tasarıma hazır bir reçeteyle başlamak yerine kullanıcıyı, coğrafyayı ve yapıyı birlikte okuyoruz. Bir fikrin güçlü olması kadar doğru detaylandırılması ve uygulanabilir olması da önemli.”
Genç bir ekiple uluslararası tasarım sahnesinde
Genç ve multidisipliner ekibiyle çalışmalarını sürdüren S.A.I.T. Studio’da tasarımcılar, fikir geliştirmeden malzeme araştırmasına, görselleştirmeden detay çözümüne kadar üretimin farklı aşamalarında aktif rol alıyor. Geçmiş yıllarda da farklı uluslararası tasarım organizasyonlarında ödüllere layık görülen ekip, Como’dan gelen üç yeni ödülle uluslararası başarılarına yenilerini eklerken Türkiye’de ve yurt dışında yeni projeler geliştirmeyi sürdürüyor.
S.A.I.T. Studio Hakkında
2018 yılında İstanbul’da kurulan S.A.I.T. Studio; mimarlık, iç mimarlık, statik ve peyzaj alanlarında faaliyet gösteren multidisipliner bir tasarım stüdyosudur. Yaratıcı tasarım ile teknik uzmanlığı aynı üretim sürecinde buluşturan ekip; konut, turizm ve ticari projeleri farklı ölçeklerde bütüncül bir yaklaşımla ele almaktadır.
Antalya’nın en önemli turizm merkezlerinden Manavgat ve Side, milyonlarca ziyaretçiyi ağırlayan güçlü turizm altyapısı, tarihi ve kültürel zenginlikleri, uzun sezon avantajı ve gelişen yatırım potansiyeliyle bölge ekonomisine katkısını artırıyor. Yaklaşık 250 bin nüfusa sahip Manavgat, her yıl yaklaşık 6 milyon yerli ve yabancı turisti ağırlarken, bölgenin önümüzdeki yıllarda yeni bir büyüme dönemine hazırlanması bekleniyor. Gayrimenkul ve turizm alanında uzun yıllardır faaliyet gösteren girişimci Ahmet Tanır, bölgenin turizmdeki büyüme potansiyeline dikkat çekerek 2030 yılı için 10 milyon turist hedefinin mümkün olduğunu belirtti.
Türkiye’nin en yoğun turizm destinasyonlarından biri olan Side-Manavgat, milyonlarca ziyaretçinin oluşturduğu ekonomik hareketlilikle büyümeye devam ediyor. Bölge, sahip olduğu uzun turizm sezonu, tarihi mirası, doğal güzellikleri ve yatırım potansiyeliyle yalnızca tatil rotası değil, aynı zamanda önemli bir ekonomik merkez olma özelliği taşıyor. Milyonlarca turistin ziyaret ettiği destinasyonda artan konaklama ve yerleşim ihtiyacı gayrimenkul piyasasını desteklerken, turizm ekonomisi farklı sektörlerde de hareketlilik yaratıyor.

250 bin nüfusa 6 milyon turist
Manavgat’ın yaklaşık 250 bin kişilik nüfusuna karşılık yılda 6 milyon civarında ziyaretçi ağırladığını belirten Ahmet Tanır, bu rakamın bölgenin turizmde ulaştığı ölçeği ortaya koyduğunu söyleyerek, “250 bin nüfuslu bir şehirde nüfusumuzun yaklaşık 20-25 katı misafir ağırlıyoruz. Bu, dünya ölçeğinde oldukça özel bir rakam” dedi.
Side-Manavgat’ın yalnızca otel ve konaklama sektöründen oluşan bir turizm merkezi olmadığını belirterek, ‘‘Bölgeye gelen turistlerin restoranlardan ulaşıma, alışverişten eğlenceye kadar çok sayıda alanda harcama yaptığını ve bunun şehir ekonomisine doğrudan katkı sağlıyor. Misafirlerimiz yalnızca otelde konaklamıyor; şehri geziyor, restoranlara gidiyor, ulaşım araçlarını kullanıyor, alışveriş yapıyor ve yerel üreticilerden ürünler alıyor. Dolayısıyla turizm, şehrin tamamına yayılan bir ekonomik hareketlilik oluşturuyor” ifadelerini kullandı.
Turizm 50’ye yakın sektörü besliyor
Turizmin bölge ekonomisi üzerindeki etkisinin yalnızca konaklama sektörüyle sınırlı olmadığını belirten Tanır, turizmin 50’ye yakın sektörü harekete geçiren geniş bir ekonomik ekosistem oluşturduğuna dikkat çekerek, “Turizm artık sadece insanların tatil yaptığı bir sektör değil; şehirlerin ekonomisini canlandıran, yatırımları yönlendiren ve istihdam oluşturan önemli bir kalkınma aracı. İnşaat, gayrimenkul, ulaşım, tarım, yiyecek-içecek, perakende ve hizmet sektörlerinin turizm hareketliliğinden doğrudan veya dolaylı olarak etkileniyor. ” dedi.
Hedef 2030’da 10 milyon turist
Side-Manavgat’ın turizm yolculuğunun son yıllarda önemli bir dönüşüm geçirdiğini belirten Tanır, 1980’li yılların başında birkaç bin ziyaretçiyle başlayan turizm hareketliliğinin bugün yaklaşık 6 milyon turist seviyesine ulaştığını söyledi.
Bölgenin önümüzdeki dönemde yalnızca turist sayısını artırmaya değil, sahip olduğu turizm çeşitliliğini daha etkin kullanmaya odaklanması gerektiğini belirten Tanır, “Ben inanıyorum ki 2030 itibarıyla bölgemizde 10 milyon turisti ağırlayabileceğimizi düşünüyorum” değerlendirmesinde bulundu.
Side’nin 2 bin 500 yıllık tarihi turizmin gücünü artırıyor
Side-Manavgat’ın turizm potansiyelinin yalnızca deniz, kum ve güneşten oluşmadığını belirten Tanır; Side Antik Kenti, Apollon Tapınağı, Antik Tiyatro, arkeolojik çalışmalar, yaylalar, yerel gastronomi ve kültürel değerlerin bölgenin turizm çeşitliliğine önemli katkı sunduğunu ifade ederek, “Bölgemiz artık sadece deniz, kum, güneş turizmiyle anılmıyor. Side, 2 bin 500 yıllık tarihiyle çok özel bir kültür ve tarih merkezi. Yaylalarımız, yerel gastronomimiz ve kültürümüz de birçok turist için önemli cazibe unsurları” dedi.
Özellikle Side Antik Kenti’nde sürdürülen arkeolojik çalışmaların ve “Gece Müzeciliği” uygulamasının ziyaretçilerin bölgeyle daha fazla etkileşim kurmasına imkân sağladığını belirten Tanır, kültür turizminin destinasyon ekonomisi açısından önemli bir potansiyel taşıdığını söyledi.
Turizm sezonu marttan kasıma uzanıyor
Side-Manavgat’ın Türkiye’nin en uzun turizm sezonlarından birine sahip olduğunu belirten Tanır, bölgede sezonun mart ayının sonlarından kasım ayına kadar devam ettiğini söyleyerek, “Mart sonu itibarıyla başlayan sezonumuz kasım ayına kadar devam ediyor. İklimin de sağladığı avantajla Side-Manavgat’ta yaklaşık 300 gün güneşli bir iklim yaşıyoruz” dedi.
Yaklaşık 300 güne ulaşan güneşli gün sayısının da bölgenin turizm açısından önemli avantajlarından biri olduğunu belirten Tanır; İsveç, Norveç, Almanya, İngiltere ve Rusya gibi farklı pazarlardan turistlerin yanı sıra yaz döneminde Türkiye’nin farklı şehirlerinden gelen yerli ziyaretçilerin de bölge ekonomisine katkı sunduğunu ifade etti.